Doğu’da Edebî Miras Üzerinde Tartışmalar

Doğu’da Edebî Miras Üzerinde Tartışmalar, Dergâh, sayı 155, Ocak 2003, s. 10-11, 18-19.

 

DOĞU’DA EDEBÎ MİRAS ÜZERİNDE TARTIŞMALAR

                                                                                        Prof.Dr.Adnan Karaismailoğlu

Klâsik Türk Edebiyatı ile İran Edebiyatı arasında büyük münasebetler bulunduğu bir gerçektir. Bu edebiyatların bilhassa Abbâsî dönemi Arap edebiyatı ile münasebetleri de diğer bir hakikattir. Ancak bu gerçeğin izah edilmesi için son asırda ortaya konmuş olan tespit ve yorumların birçoğunu anlayabilmek oldukça güçtür. Bu güçlüğün bilhassa Türkiye’de edebî mirasa dönük ilgisizliğe yol açtığını söylemek de mümkündür.

Türkiye’de ve İran’da dile getirilen bazı görüşlere eleştirel bir bakışla yaklaşmaya çalışırken; burada, dikkatleri tekrar bu münasebetlerin tarihine ve sebeplerine çekmek istiyorum.

Bütün İslâm coğrafyasında; Asya’da, Kuzey Afrika’da ve Avrupa’nın önemli bölümünde aynı mekanlarda XIX. yüzyılın sonlarına kadar Arapça, Farsça ve Türkçe eserler yazılmakta ve aynı bölgelerde ilgi görmekteydi. Örnek olarak Fuzûlî’nin Türkçe divanı Kahire-Bulak, Tebriz, İstanbul ve Taşkent’te basılabiliyor ve bugünkü Bosna’dan Hindistan’a kadar okunabiliyordu. Mevlânâ’nın, Sa’dî’nin Farsça eserleri de aynı coğrafyada baş tacı edilmekteydi. İlave olarak Arapça eserlere örnek vermeye gerek dahi yoktur. Bu nedenle şu anda tarihe dönük olarak Hindistan’da, Mısır’da veya bugünkü Yugoslavya’da yazılmış Türkçe eserler, araştırma konusu yapılabilmektedir. Elbette Arapça ve Farsça eserler için de aynı durum söz konusudur.

Gazneli, Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin Farsça’ya olan alakasını, bugünkü nesiller anlamakta büyük zorluk çekmektedir. Şu sorular, bu güçlükle ilgilidir: Anadolu’da XX. asrın başlarına kadar Farsça şiir yazılmasını özendiren anlayışın temelinde hangi sevk edici güç bulunuyordu? Türkler ulaştıkları her ülkeye; Bosna’ya, Hindistan’a, Kuzey Afrika’ya Farsça’yı; Farsça eserleri ulaştırırken nasıl bir hissiyata sahiptiler? Yavuz Sultan Selim’in İran’daki Safevî devletiyle mücadele içerisindeyken Farsça şiir söylemesi, XVI. asırda siyâsî mücadelelere rağmen Bosna’dan Hindistan’a kadar Türkçe ile Farsça’nın, hem de devletin başındaki sultanların ve halkın dilinde, birlikte dolaşması nasıl mümkün oldu?

Son asırda edebiyat tarihi alanında çalışmalar yapan Batılı, İranlı, Arap ve Türk bilim adamları, ulusal kimliklerin öne çıkarılmasını amaçlayan bir anlayışla, Doğu dünyasındaki edebî mirası taksim etme çabası içerisinde bulundular. Asırlar boyu çeşitli coğrafyalarda ilim, edebiyat ve sanat alanlarında her üç dilde oluşan şaheserler, sadece dil farklılığı açısından ele alınarak paylaştırıldı. Sonuçta yazılan edebiyat tarihlerinde yapılan edebiyat karşılaştırmalarında diğer uluslara ve edebî birikimlerine yönelik rencide edici görüşler yer aldı. Buna bir asır kadar önce Batılı bazı bilim adamlarının öncülük ettiğini söylemek, yanlış olmayacaktır.

Konuyu belirginleştirmek için biri İran’dan diğeri Türkiye’den olmak üzere iki edebiyat arasındaki münasebeti ele alan iki tespite yer vermek istiyorum. Rızâ Husrev-i Şâhî, Şi’r u edeb-i Fârsî der kişverhâ-yi hemsâye -Âsyâ-yi sagîr- (Komşu Ülkelerde Fars Edebiyatı ve Şiiri -Anadolu-) isimli eserinde “Türkçe şiir söyleyen şairler ve Türkçe şiir, tamamıyla Farsça şiirin etkisi altındadır…Denebilir ki Türkçe şiir söyleyen şairler kelimeleri değiştirmekten başka bir iş yapmamışlardır” iddiasında bulunmakta ve bunu ispat için bazı örnekler sıralamaktadır. İlk örneği Ahmed-i Dâ’î’ye ait bir beyittir:

Ehl-i dil terbiyeti lâyık eder cânâ seni

Ma’rifet vâsıl eder sohbet-i cânâna seni

Araştırmacı bu beyitteki ehl, dil, terbiyet, lâyık, cânâ, ma’rifet, vâsıl, sohbet, cânân hep Farsça ve sadece eder, seni, -i nesne hali  Türkçe’dir, demektedir. Örneklerinden diğer biri de Bâkî’dendir:

Nevbahâr açtı cemâlin mushafından bir varak

Ol varakdan başladı gülşende bülbüller sebak

Gül gül oldu bâde-i aşkınla rûy-i gülistân

Tâb-ı meydendir cebîn-i gonca-i terde arak

Yazara göre bu iki beyitteki nevbahâr, cemâl, mushaf, varak, gülşen, bülbül, sebak, gül, bâde, aşk, rûy, gülistân, tâb, mey, cebîn, gonca, ter, arak bütünüyle Farsça’dır ve ol, başladı, açtı, oldu Türkçe olup aynen Farsça’dan tercüme edilmiştir.[1]

İranlı araştırmacı, Ahmed-i Dâ’î’nin ve Bâkî’nin şiirlerinden belirli bir amaçla seçtiği anlaşılan beyitlerdeki Arapça ve Farsça asıllı kelimelerin tamamını Farsça kabul etmektedir. Gerçekte birinci beyitten alarak sıraladığı kelimelerin sadece 3’ü Farsça asıllı olup 6’sı Arapça kaynaklıdır. Sonraki iki beyit için verdiği kelimelerden 10’u Farsça, 8’i Arapça asıllıdır. Bu durumda beyitlerdeki 13 Farsça kelimeyle birlikte yer alan ve Farsça’da da benimsenerek kullanılan 14 Arapça kelime, Farsça kabul edilmektedir. Söz konusu kelimelerden bazılarını tekrar edelim: mushaf, gülşen, bülbül, gül, bâde, aşk, gülistân, gonca, lâyık, marifet, sohbet, cânân ve hatta diğerleri. Bugünkü Türk okuyucusu bunlardan hangilerini bilmiyor ve kullanmıyor?

İranlı araştırmacı, Farsça’da kullanılan Arapça kelimelere işaret etme gereği duymamakta ve bunları, Farsça kabul etmektedir. Ancak beş altı asır geçmesine rağmen Türkçe’de kullanılan ve dil zevkine uydurulan örneklerdeki Arapça ve Farsça asıllı kelimeleri, aynı mantıkla yaklaşarak, Türkçe saymayı münasip görmemektedir. Ayrıca beyitlerdeki Türkçe kelimeleri de tercüme sayması bu olumsuz yaklaşım tarzının başka bir yansıması olmalıdır.

Aynı tutumu “Nigâhî be-revend-i nufûz ve gusteriş-i zebân ve edeb-i Fârsî der-Türkiye (Fars Dili ve Edebiyatının Türkiye’de Nüfuz ve yayılışına bir bakış)” isimli eserde görmek mümkündür. Eserin sahibi iki araştırmacının Latin harfleriyle verdikleri örneklerden birincisi, Yavuz Sultan Selim’in şu iki beytidir:[2]

Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn itdi, felek

Giryemi kıldı, füzûn eşkümi hûn itdi felek

Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân

Beni bir gözleri âhûya zebûn itdi felek

Değerlendirmelerine göre, iki beyitte yer alan 26 kelimeden 16’sı Farsça’dır. Ancak araştırmacılar, 10 Türkçe asıllı kelimeden başka, beyitlerde Farsça diye niteledikleri sözcüklere ekli bulunan 6 Türkçe unsura değinmemekte ve Arapça asıllı kelimeleri de Farsça kabul etmektedirler.  Ayrıca beyitlerdeki bazıları Arapça asıllı olan dîdem, füsûn, felek, pençe, kahır, âhû gibi kelimelere, bugün beş yüz yıl sonra bile Türkçe konuşan insanların nasıl hakim olduğunu, önceki örnekte olduğu gibi gözlerden uzak tutmaktadırlar.

Nakledilecek olan şu cümleler, bu araştırmacıların yaklaşımına cevap teşkil etmektedir: “Canlı bir dil, kendi dışındaki dillerden sözcükler alarak bunları kendi içinde özümseyen dil demektir… Bugün biz, Arapça kelimeleri, Arapça’daki anlamlarıyla değil kendi verdiğimiz anlamlarla kullanıyoruz. Bu anlamlar bizim dilimizin bir parçası haline gelmiştir.” Bilim adamları arasında yaygın olan bir bakışı aktaran bu ifadelerin sahibi, İran İnkılap Rehberi A. Hâmeneî’dir ve bu cümleleri, Uluslararası Fars Dili Hocaları Kongresi’ne katılan öğretim üyelerine yaptığı konuşma metninde yer almaktadır[3].

Değerli araştırmacı ve bilim adamı Âgah Sırrı Levend, Türk Dilinin Gelişme ve Sadeleşme Evreleri isimli eserinde Osmanlı döneminde edebî eserlerde kullanılan dilin, Arapça ve Farsça’nın etkisinde kaldığı için, “Osmanlıca” diye adlandırılması gerektiğini söylemekte ve bunu ispata çalışırken şu değerlendirmeyi yapmaktadır:[4]

“Denilebilir ki, bir cümle, istediği kadar yabancı kurallarla yapılmış tamlamalar, bileşik sıfatlar ve çoğullarla yüklü bulunsun; fiili, nesnesi ve bağlacı Türkçe oldukça o cümle Türkçe sayılır. Bu, her zaman öne sürülebilecek bir düşüncedir; mantık bakımından yanlış da sayılmaz. Ancak öyle cümleler vardır ki, kelimelerle tamlamalarını bir yana bırakalım; ne fiili ne nesnesi, hatta ne de edatıyla zarfı Türkçe’dir.

Baki’nin Sultan Süleyman için yazdığı mersiyeden:

Ey pây-bend-i dâm-geh-i kayd-ı nâm u neng

 Tâ key hevâ-yi meşgale-i dehr-i bî-direng

Bu beyitte cümle tamam, anlam yerinde ama fiil yoktur.”

Levend, bu açıklama ve örnekten sonra içerisinde hiç bir Türkçe unsur bulunmayan Baki’nin bu beyti için, cevabını daha önce olumsuz olarak verdiği “Buna Türkçe diyebilir miyiz?” sorusunu sormaktadır.

  1. S. Levend’in ilk kısımda söyledikleri, bir bakıma İranlı araştırmacılara cevap teşkil etmektedir. Türkçe olarak adlandırılmasını uygun görmediği ve bu nedenle Osmanlıca isimlendirmesini uygun gördüğü beyit ve benzerleri için ise, farklı bir izahta bulunmak mümkündür. Bâkî’nin divanında, verilen örneğin dışında aynı özellikte az sayıda başka beyitler de vardır[5]. Farsça şiirleri de bulunan ve bilgin bir şair olan Bâkî, acaba bu beyitleri, Türkçe şiirlerine bilinçli bir şekilde yerleştirmiş olamaz mı? Türkçe sade söyleyişe örnek gösterilen beyitleri de bulunan bir şairin bu tercihini, geleneksel bir edebî tarz olarak görmek daha uygun olamaz mı? Çünkü, Mevlânâ’nın Farsça diye takdim edilen Mesnevî’sinde ve Divân-ı Kebîr’inde yüzlerce-binlerce olmak üzere; Sa’dî’nin, Hâfız’ın ve diğerlerinin Farsça şiirlerinde başlangıç bölümlerinde veya şiirin içerisinde yer alan Arapça beyitler nasıl bir anlayışla yorumlanacaktır? Ayrıca şairlerimizden sadece Bâkî’de görülen bir durum da değildir bu. İlk anda Şeyhî, Ahmed Paşa, Fuzûlî ve Şeyh Gâlib’ten örnekler nakletmek mümkündür[6]. Fars ve Türk şiirde gerçekte doğal olan bu gibi hususları, Farsça veya Türkçe şiir hakkında olumsuz yargılara ulaşmak için kullanmak ne derece doğrudur?

Doğu’da edebî geleneğin oluşma seyri takip edilirken göz önünde bulundurulması lüzumlu olan özel bir durum vardır. İslâm dünyasına özgü bu durum, edebî miras bir ulusa ait gösterilirken bir yönüyle öne çıkarılmakta, diğer yönüyle gözlerden saklanmaktadır. İşaret edilmek istenen, anadilinden başka dilde eser veren şair ve ediplerin varlığıdır. Arap edebiyat tarihlerinde, anadili olmadığı halde sadece Arapça eser verenlere ilave olarak Türk veya Fars asıllı ve özellikle Farsça veya Türkçe eserleriyle temayüz eden şairler de dikkatlere sunulmaktadır. Mevlânâ, Sultan Veled, Şirazlı Hâfız hatta birkaç Arapça manzumesi nedeniyle Arap edebiyat tarihinde yer verilen Ahmet Paşa, bu açıdan çarpıcı örneklerdir[7]. İran edebiyat tarihi kitaplarında ise bilhassa Abbasî döneminde sadece Arapça yazmış olan Fars asıllı alim ve şairler, hiç bir şekilde ihmal edilmez. Sonraki dönemler içerisinde de “Arapça yazan bilginler” başlıkları altında sadece veya çoğunlukla anadillerinin dışında Arapça eser vermiş şahsiyetlerin anlatıldığı görülmektedir[8]. Anlaşılıyor ki bu şahıslar, yaşadıkları coğrafya ve soy açısından; eserleri ise anadillerinde olmadığı halde taşıdıkları bilgi ve kültür açısından önemli görülmektedir. Buna karşılık Türk asıllı olup Arapça veya Farsça eser vermiş nice bilgin ve şair, Türk edebiyatı tarihlerinde genelde konu edilmemektedir.

Bu hususlara ilave olarak anadilleri Farsça olmayan nice şairin en iyi eserlerini Farsça yazmış olması, Türk ve Fars edebiyatları açısından ehemmiyeti haizdir. Ancak her iki edebiyat açısından bu husus da dikkatlerden uzak tutulmuştur. Bu özelliğiyle anılabilecek şairlerden sadece birkaçı, anadili Türkçe olan Genceli Nizâmî (ö. 610/ 1214 ?), Emîr Hüsrev (ö. 725/ 1325), Tebrizli Sâib (ö. 1087/ 1676-1677) ve Şehriyar’dır (ö. 1988)[9]. İslâmiyet sonrasında oluşan ve gelişen Yeni Farsça ile şiir söyleyen ilk şairler arasında dahi Türk asıllı şairlerin bulunduğu tarihî bir hakikattir.[10]

Bütün bunların yanı sıra Gazneli, Selçuklu, Osmanlı sultanlarının övgüleriyle dolu, meselâ Ferruhî’nin (ö. 429/ 1038), Mu’izzî’nin (ö. 518-521/ 1024-1027 arasında), Kabûlî’nin (IX/XV. asrın 2. yarısı), Hâmidî’nin (IX/XV. asrın 2. yarısı) ve diğerlerinin Farsça divanlarının, Türk edebiyatı ve kültürü açısından bugüne kadar gerektiği gibi dikkate alınmadığını belirtelim. Buna karşılık İran edebiyat tarihiyle ilgilenen İranlı bazı yeni araştırmacılar, Gazneli ve Selçuklu sultanları için övgü dolu kasideler yazmış olan şairleri ağır bir şekilde eleştirmektedir.[11]

Ulusların kendi tarih ve kültür mirası üzerinde yaptıkları çalışmalarda bir dereceye kadar yanlı davranmaları her halde hoş karşılanmalıdır. Ancak Batılı ve Doğu’lu birçok bilim adamının eserlerinde görülen ve son asırda yaygınlaşan görüş ve yorumlar, hem gerçekleri yansıtmamakta; hem de edebî mirasın tanınıp anlaşılmasında büyük engeller oluşturmaktadır. Bu duruma sadece iki küçük örnek, E. J. Gibb’in, A History of Ottoman Poetry isimli eserinde Osmanlı dönemi şairlerini kastederek “Farslaşmış şairler”, “İran’ın edebî sistemini en küçük teferruatına kadar aynı surette benimsemişlerdir”[12] ve İranlı bir araştırmacının, XX. asrın başlarını esas alarak “Şairlerin, İran’a ve İranlığa bu yönelişi, 11 asır geçtikten sonra gerçekleşti”[13] şeklinde önceki şairleri Fars kimliğini öne çıkarmadıkları için tenkit eden sözleridir.

Yine son asırda bazı İranlı, Arap ve Türk bilim adamları, edebî eser incelemelerinde İslâm öncesine ait motif ve kalıntıları arayarak, bunlardan hareketle ancak öz kültürlerine ulaşabileceklerini ve ulaştıklarını düşünmektedirler. Buna karşılık İslâmiyet sonrasında İslâm beldeleri olan kendi ülkelerinde oluşan ve bütün insanlığa hitap edebilme seviyesine yükselen üstün medeniyeti, hatta medeniyetleri, gerektiği gibi tanımakta ihmalkar veya yanlı davranmaktadırlar.

Oysa edebî geleneğin aslî temsilcilerinden on üçüncü asırda Mevlânâ’nın, Yaratıcının adına yansıttığı:

Ben yararlanmak için değil, aksine kullarıma cömertlikte bulunmak için emrettim.

Hintlilere, Hint sözü övgüdür; Sindlilere ise Sind sözü övgü.

Ben kullarımın tespihleriyle pâk olmam; yine kendileri pâk ve kazançlı olurlar.

Biz, dile ve söze bakmayız; biz, içe ve davranışa bakarız.

gibi beyitleri, aynı asırda Sâdî’nin

Adem oğulları birbirlerinin uzuvlarıdır. Çünkü yaratılışta bir özdendirler.

Zaman, bir uzva hastalık verirse diğer uzuvların düzeni kalmaz.

Başkalarının acısından üzüntü duymayan senin adını, insan koymak yaraşmaz.

anlamındaki kıtası ve on beşinci asırda Hâfız’ın

İki dünyanın huzuru, şu iki sözdedir; dostlara mürüvvet, düşmanlara güzel muamele.

ve benzeri hikmetli ifadeleri, günümüz için sosyal açıdan olduğu kadar bilimsel yaklaşım tarzı açısından da önemlidir.

Ortaya konan görüşlerin isabetli olup olmaması bir yana yukarıda sıralanan yaklaşım tarzlarının etkisiyle bugün maalesef Mevlânâ, Yunus Emre, Sadî, Hâfız ve diğer değerli şahsiyetler, başta Türkiye olmak üzere Doğu dünyasında gözlerden uzaklaşırken; Batı’da insanlığın ve evrensel düşüncenin temsilcileri olarak ilgi görmektedirler.

Son olarak denebilir ki bilim adamlarının ve siyasîlerin bilimsel ve kültürel gerekleri göz ardı ederek genel anlamda çağımıza ait problemlerin etkisinde kalmaları, edebî mirasın değerlendirilmesinde olumsuz sonuçlara yol açmaktadır.

[1] Rızâ Husrev-i Şâhî, Şi’r u edeb-i Fârsî der kişverhâ-yi hemsâye -Âsyâ-yi sagîr-, 1354 hş. (1975, Terbiyet-i Muallim Üniversitesi yayını), s. 81-83.

[2] İlhâme-i Miftâh – Vahhâb-ı Velî, Tahran, 1374hş. (1995, İran Kültür Bakanlığı yayını), s. 206.

[3] Uluslararası Fars Dili Hocaları Kongresi (3-5 Ocak 1996, Tahran), Aşina, sayı 4, Kış 1996, Ankara (İran İslam Cumhuriyeti Kültür Müsteşarlığı Yayını),  s. 82.

[4] Âgah Sırrı Levend, Türk Dilinin Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Ankara, 1972, s. 12-13.

[5] Çok az sayıdaki bu tür beyitlere örnek: Bâkî Divanı, Hazırlayan Sabahattin Küçük, Ankara, 1994, s. 4, 14-15, 73.

[6] Örnek olarak, Şeyhî Divânı, Hazırlayanlar Mustafa İsen- Cemal Kurnaz, Ankara, 1990, s. 38, 45, 63, 79; Ahmet Paşa Divanı, Hazırlayan Ali Nihat Tarlan, Ankara, 1992, s. 30, 41,  Fuzûlî Divanı, Hazırlayanlar Kanan Akyüz ve diğerleri, Ankara, 1990, s. 110, 132; Şeyh Gâlib Divanı,  Hazırlayan, Muhsin Kalkışım, Ankara, 1994, s. 58, 59, 60 v. d.

[7] Ömer Ferrûh, Târîhu’l- edebi’l-Arabî, I-VI, Beyrut, 1965-1983,  Celâleddîn er-Rûmî, III, 631-637; Sultân Veled, III, 720-721; Hâfız eş-Şîrâzî, III, 714-720; Ahmed Başa er-Rûmî, III, 889- 890.

[8] Bu takdim tarzı, lise seviyesindeki kitaplara kadar indirgenmiştir. Örnek olarak bkz. Rizâzâde Şafak, Târîh-i edebîyât-i îrân, Tahran, 1350 hş. (1971, Milli Eğitim Bakanlığı yayını).

[9] Bu noktayı dile getiren İranlı edebiyat tarihçileri yok gibidir. İran İnkılap Rehberinin anılan konuşmasında bu hususa işaret etmiş olması dikkat çekicidir. Aşina, Kış 1996, s. 79.

[10] Muhammed b. Omar ar-Râdûyânî, Kitâb Tarcumân al-balaga, nşr. Ahmet Ateş, İstanbul., 1949, s. 155-156 (A. Ateş’e ait Haşiye ve İzahlar bölümü).

[11] Meselâ şu çalışma: Nâdir-i Vezînpûr, Medh; Dâg-ı neng ber-sîmâ-yi edeb-i Fârsî (Medih, Fars edebiyatı’nın  çehresinde utanç damgası), Tahran, 1374hş. (1995).

[12] E. J. Gibb, Osmanlı Şiir Tarihi, Çev. Halide Edib öncülüğünde heyet, Cilt 1, kitap 1, İstanbul, 1943, s. 12-13, 30.

[13] Nâdir-i Vezînpûr, Medh, s. 501.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir